Ana içeriğe atla

yazabilmek ve savaşı kaybetmek

bugün ya da yarın fark etmeksizin, bloğuma bir şeyler karalamayı düşünmüyordum. düşünmediklerimin neler olduğunu söylemeye kalksam, zaten beynimin koca bir mezarlık olduğunu anlardınız. bugün ölsem, taşınan tabutumun ağırlığı sadece bedenimin ağırlığından olmazdı. taşıdığım sırların ağırlığından da omuzlar kaldıramazdı sanırım o tabutu. 
o yüzden gömmeyin, yakın beni derdim. 

kaç gündür verdiğim savaşı yine kaybettim. aslında bir kayıpta değil bu. bir çabanın beyhude bir sona çıkışı. her yolumun çıkmaz sokağa çıkması dışında bir sorun yoktu. gayet sessiz konuşuyordum hayatla.. gayet sesli konuştu benimle hayat. 

hayatın sizinle sesli konuştuğu zaman, gözünüzden yaşlar akıyor, ruhunuz donup kalıyor ya da ruhunuz buz misali çözünüyor. 

kelimelerle aram her zaman iyi olmuştur. kimisi buna hitabet sanatı diyor, kimisi sosyallik diyor, kimisi flörtöz bir ruh diyor. halbuki; ben flörtöz birisi değilimdir. hoşlandığım insana karşı utangaç olabilirim. cilveli birisi hiç olmadım. ama açık açık hoşlandığımı diyebilirim. hislerimi yazabilirim, onun için mücadele verebilirim. ama aynı anda birkaç kişiye yazmam, konuşmam. birisi varsa hayatımda en azından yapmam. 

hitabetim iyi mi? evet, bir konu hakkında değil sadece, birçok konuda rahatlıkla konuşurum.  özgüvensizlik yoktur ben de. aksine ben kendime birçok konuda güvenirim. ama güvenimi kırdıkları konular vardı, onları iyileştirmeye çalıştıkça daha derin yaralar açıldı içimde. 

ve açılan yaralarımın müsebbibi benim. bu defa kimse değil. kimseyi suçlamak gibi bir gayem yok. iyileşmek gibi bir niyetim de yok sanırım. bir daha yara almamak için iyileşmekten de korkuyorum sanırım. 
kendimi hem çok mutlu, hem çok eksik hissetmek, bu yeni edindiğim bir tecrübe ve ben buna alışmaya çalışıyorum. önceden hem çok mutsuz, hem çok korkuyordum, hem de çok eksik ve yarımdım. hiçbir şey güzel değildi, huzur yoktu, cehennemdeydim. 

şimdi ise hem mutluyum, hem huzurluyum, hem umut doluyum, hem tam gibiyim, hem de eksiğim. bu eksikliği dolduramayacağımı biliyorum. tuhaf bir durum. mutsuz değilim, çok tuhaf. ama eksiğim. yalnız değilim, çok doluyum. boşlukta değilim. cehennemden uzaktayım. ama dediğim gibi tuhaf bir durum. ve ben buna alışamıyorum. alışmak için çabalıyorum. aslında aramızda kalsın, alıştığım bir yokluk var. 

ben bunu hayatım boyunca verdiğim savaşlara benzetmiyorum. çünkü; yapabileceğim her şeyi yaptığımı bilmenin rahatlığı var. ve olabildiğince özgürken, bir o kadar da sorumluluk sahibi olarak görüyorum kendimi. kimsenin önerilerine aldırmadan bildiğim bir yol var ve ben o doğru yolumda emin adımlarla ilerliyorum. 

doğru yolum; kendimden başkasının sözüne aldırış etmeden, içimde ne varsa ona inanarak ve derdime bile ihanet etmeden yürümek...

şimdilik noktalıyorum. 

uyumam lazım. bu gece mide ağrısıyla sabahladım. yazacağım ama başka  yere..

hoşça kalın.. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

uzun uzun zaman sonra uzunca bir iç döküş...

17 marttan beri yazmıyormuşum. yazmayacak kadar mı içim mutlu? yazamayacak kadar mı yoksa yoğunum? asıl önemli soru; kelimelerle aram o kadar mı açıldı? o kadar mı kendime küsüm yoksa? hepsine birçok cevabım var. ama en önemlisi kelimelerle aramı açacak kadar beynim dolu. doluluk oranını dahi anlatmak gelmiyor içimden. soruyorum kendime bazen, değişen ne hayatında? değişmeyen ne hayatında?  güzel olan yanları da mevcut, kafamı karıştıran kısmını da inkar edemem. arada veya derede kalmadım. ikilemde kalmadım. bunca ay içerisinde birçok beklemediğim olayla karşılaştım. beklemediğim olaylar, yakıştıramadığım olaylar, hayal kırıklığı oluşturan olaylar... uzayıp giden ama içimdeki fırtınaları durduramayan olaylar.  ben bir sorunun cevabını biliyorsam o soruyu sorarım. bilmeyi istediğim cevaplar ise benim ruhumu rahatlatması gereken cevaplardır. ve ben onları bulamıyorum. soru işaretinden ziyade, yakıştıramamak ve hayal kırıklığına uğramak.  kaba tabirleri sevmem aslında, naif ...

lanet...

ben uzun zamandır yalnız bir hayat sürüyorum. öyle bir yalnızlıkta değil, dolu bir yalnızlık. eskiden ise boşluktaydım. bomboş bir hayattı benimkisi. işe gidiyordum, işten geliyordum. fazlası? fazlası nefes alıyordum işte. umudum yoktu, neşem yoktu. hatta bir vakitler, gülmekten uzak, selamsız, sabahsız, asosyal bir biçimde yaşıyordum.  en çok güvenmem gereken, beni en çok koruması gereken insan zebanimdi. bakın, bu satırları okuyacağına eminim. iyi oku. ama asla bir kelime dahi yazma.  bir insan sana emanetse ona durduk yerde ya da bir kavga esnasında bile olsa hakaret edemez, küfredemezsin. insan yerine koymayarak terbiye etmeye çalışamazsın. ki, o insan senin hayatındaki en terbiye, vefa, namus sahibi insanken bir de bunu yapıyorsanız, o insan özellikle hayatının en zor zamanlarını geçirirken bunu yapıp, sonra pişkin pişkin hayata devam ediyorsanız, kusura bakmayın. sen Akasya ve Ayşegül'e teşekkür et dedim her zaman. ve aylar sonra ilk kez ummadığım anda karşımda gördüğümd...

çok mu uzun bir ara oldu ki? merhaba..

aylar sonra merhaba sevgili bloğum... bütün yazılarımı taslağa çevirdiğimi hatırlıyorum. o nasıl bir ruh haliydi onu hatırlamak istemiyorum ama.. aylar olmuş, geçen akşam sevgili dostumla telefonda konuşurken fark ettik. aslında yazmak istiyordum bu aralar. epey oldu dedim. epeydir içimden geçenleri, hayatı yazamadım. kendimi yazamadım. ama yazdım o arada... başka hayatlara dokundum. başka hayatları yazdım. ama kendi hayatıma ne dokunabildim, ne de o kendi hayatıma dair yazabildim..  mesela ne kadar yorgun olduğumu dillendirmeye kalksam, kelimelerim kifayetsiz kalır. ve cidden bu yorgunluğumun asıl sebebi hepsinden evvel beden yorgunluğu. fark ettim ki, ben uzun çok uzun zamandır dinlenemiyorum. yurt dışına çıktığım zaman bile zamanla yarışıyorum. yarıştıkça zaman kazanmıyorum da, yitip giden ömrün sayfalarına bir şeyler karalıyorum, heybeme anılar dolduruyorum. ama dönüp o anıları yad bile edemiyorum. buna bir dur deme zamanımın geldiğinin farkındayım.  lakin, değer verdiğim ...