Ana içeriğe atla

Hangisi?

Hani derler ya; "söz uçar, yazı kalır"..  Aslına bakarsanız, bazen söz kalır, yazı uçar. Ve bazen hiçbirisinin hükmü olmaz. 

Hükmü yitip gidenlerin ardından anlam aramak hatasına düşeriz ama. Anlamlar, bizim yüklemek istediğimiz yalanların süslü adıdır. Anlamlar, ardına bırakanların sizi bıraktığı yerin durağıdır.

Ben bu aralar içimden geçen bir olayı yaşamaktayım. Aslında benden asla beklenmeyecek, asla ama asla olmayacak bir dilekti. İçten dilemişim. Gökyüzünün uçsuz bucaksız renklerini ve özgürlüğü seyrederken fazla derinden dilemişim. 


Ardımda bırakamam sandıklarım vardı, acı olan, tatlı olan ne varsa, geride bırakamam sanıyordum. Kalbimde de buna inanmıyordum sanırım. Ama ummadığım anda dileklerim kalbime dalga mahiyetinde vurdu. Ve biliyorum ki; dalga boyunu aştığında, boğulmak kaçınılmaz olurmuş.

Denizi uzun zamandır seyretmiyorum. Uzun zamandır, hasbihal etmiyorum. Uzun zamandır içimi dökmüyorum. İçimde dökülecek nar tanesi bolluğunda bir sorunda yok aslında. Sorularıma cevap bulamadığımda benim beynim yanar genelde. Ve ben sorularıma cevap buldum sanırım. 

Bir  soru var aslında aklımda. O soruya ise cevap bulmak gibi bir niyetim yok. Çünkü; ben soruma cevap bulmak yerine, sorusu olmayı tercih etmiştim. 

Ruhumuzu öldürmekte beis görmeyenler vardır ya hani, bizi bizden ettiklerini fark etmezler. Yavaş yavaş solar ruh, yavaş yavaş feri söner gözlerin. Ve sonunda güvensiz, kırılgan, öfkeli birisi olup çıkarsınız. Ve sebep olanlar, rahat uykularındayken, biz kabuslara uyanırız. 

Ben bir dilek diledim ama niyetim çok farklıydı. Olacağından habersiz, öylesine bakmıştım gökyüzüne. Aylardır gökyüzüne bakıp diliyordum ama pişman olmayacağım bu kez. Çünkü; benim canımı en çok KIRMIZI dediklerim yaktı. Bundan sonra, kimse KIRMIZI olmayacak. 

Ve benim katillerimden birisi yeni bir maktul bulmuş. Dedim ki; onun ruhunu ne zaman öldürecek acaba? Ne vakit cehennem edecek onunda hayatını. Ve sonra ekledim; beni yaktığın cehennemlerde ateşin bol olsun. Ama narsist olanın böyle bir kaygısı olmazmış. Olmayınca da çevresinde olan kimseye acımazmış. 
Acımayın zaten. Ben de acımıyorum artık. 

Bu süreç içerisinde güzel şeylerde yaşadım. Olduğum yerin benim hak etmediğim bir yer olduğunu öğrendim. Ben bunları hep biliyordum söylemlerine girmeyeceğim. Ben hak ettiğim yeri hep kendim tayin ettim. Ve bir yolculuk var önümde. Değişik bir yol, ikilemde kaldığım, düşünürken heyecanlandığım ama dalga boyunu aşamayacak mıyım diye düşündüğüm. Bir yolculuk var önümde, deneyimleyeyim dediğim ve tecrübesinin hayatıma bir getirisi olacağını bildiğim. Ve tabii ki, götürüsü de olacaktır. 

Bakalım, Eylül gelsin, bu yolculuğa çıkmaya kalkacak mıyım, göreceğim. Ölümden öte köy yoktur, kader gayrete aşıktır. Çabalamadan aş sahibi olunmaz. Sevmeden tutkuyla sevişilmez. Yani sözün özü; Eylül gelince neleri de beraberinde getirecek merak ediyorum. Belki düzlükten çıkmaya kalkışmayacağım,  belki de gökyüzünden dilediğim dileği yaşamakla yetineceğim.

Gel artık Eylül.. gel gönlümün cenneti. 


Yorumlar

Adsız dedi ki…
Eylül'ü sabırsızlıkla bekliyorum. Sana iyi gelecek inanıyorum.

Bu blogdaki popüler yayınlar

uzun uzun zaman sonra uzunca bir iç döküş...

17 marttan beri yazmıyormuşum. yazmayacak kadar mı içim mutlu? yazamayacak kadar mı yoksa yoğunum? asıl önemli soru; kelimelerle aram o kadar mı açıldı? o kadar mı kendime küsüm yoksa? hepsine birçok cevabım var. ama en önemlisi kelimelerle aramı açacak kadar beynim dolu. doluluk oranını dahi anlatmak gelmiyor içimden. soruyorum kendime bazen, değişen ne hayatında? değişmeyen ne hayatında?  güzel olan yanları da mevcut, kafamı karıştıran kısmını da inkar edemem. arada veya derede kalmadım. ikilemde kalmadım. bunca ay içerisinde birçok beklemediğim olayla karşılaştım. beklemediğim olaylar, yakıştıramadığım olaylar, hayal kırıklığı oluşturan olaylar... uzayıp giden ama içimdeki fırtınaları durduramayan olaylar.  ben bir sorunun cevabını biliyorsam o soruyu sorarım. bilmeyi istediğim cevaplar ise benim ruhumu rahatlatması gereken cevaplardır. ve ben onları bulamıyorum. soru işaretinden ziyade, yakıştıramamak ve hayal kırıklığına uğramak.  kaba tabirleri sevmem aslında, naif ...

lanet...

ben uzun zamandır yalnız bir hayat sürüyorum. öyle bir yalnızlıkta değil, dolu bir yalnızlık. eskiden ise boşluktaydım. bomboş bir hayattı benimkisi. işe gidiyordum, işten geliyordum. fazlası? fazlası nefes alıyordum işte. umudum yoktu, neşem yoktu. hatta bir vakitler, gülmekten uzak, selamsız, sabahsız, asosyal bir biçimde yaşıyordum.  en çok güvenmem gereken, beni en çok koruması gereken insan zebanimdi. bakın, bu satırları okuyacağına eminim. iyi oku. ama asla bir kelime dahi yazma.  bir insan sana emanetse ona durduk yerde ya da bir kavga esnasında bile olsa hakaret edemez, küfredemezsin. insan yerine koymayarak terbiye etmeye çalışamazsın. ki, o insan senin hayatındaki en terbiye, vefa, namus sahibi insanken bir de bunu yapıyorsanız, o insan özellikle hayatının en zor zamanlarını geçirirken bunu yapıp, sonra pişkin pişkin hayata devam ediyorsanız, kusura bakmayın. sen Akasya ve Ayşegül'e teşekkür et dedim her zaman. ve aylar sonra ilk kez ummadığım anda karşımda gördüğümd...

çok mu uzun bir ara oldu ki? merhaba..

aylar sonra merhaba sevgili bloğum... bütün yazılarımı taslağa çevirdiğimi hatırlıyorum. o nasıl bir ruh haliydi onu hatırlamak istemiyorum ama.. aylar olmuş, geçen akşam sevgili dostumla telefonda konuşurken fark ettik. aslında yazmak istiyordum bu aralar. epey oldu dedim. epeydir içimden geçenleri, hayatı yazamadım. kendimi yazamadım. ama yazdım o arada... başka hayatlara dokundum. başka hayatları yazdım. ama kendi hayatıma ne dokunabildim, ne de o kendi hayatıma dair yazabildim..  mesela ne kadar yorgun olduğumu dillendirmeye kalksam, kelimelerim kifayetsiz kalır. ve cidden bu yorgunluğumun asıl sebebi hepsinden evvel beden yorgunluğu. fark ettim ki, ben uzun çok uzun zamandır dinlenemiyorum. yurt dışına çıktığım zaman bile zamanla yarışıyorum. yarıştıkça zaman kazanmıyorum da, yitip giden ömrün sayfalarına bir şeyler karalıyorum, heybeme anılar dolduruyorum. ama dönüp o anıları yad bile edemiyorum. buna bir dur deme zamanımın geldiğinin farkındayım.  lakin, değer verdiğim ...