Ana içeriğe atla

Kayıtlar

uzun zaman sonra..

merhaba gece... yağmurlarında ıslanamadığım her vaktin laneti üzerime siniyor sanki..  en son yazdığım tarihe bakınca, 1 hafta sonra 3 ayın dolacağını fark ettim. ve ben bu 3 aya neler neler sığdırdım. ayrılıklar, gözyaşları, vuslat, hastalıklar, umutlar, yıkılışlar, yine güçlü olmak deyimini sığdırdım. insan demek unutan demekmiş, bilir misiniz bunun anlamını? insanoğlu acılarıyla yaşamaya devam ederse, çıldıracaktır ve bir lütuftur unutuyor olması. ben bunu iliklerine dek yaşamış birisi olarak çok iyi biliyorum. hayat deneyimlerim, hayat hikayem belki de hikayelerim demek daha doğru olur.  öyle acılar yaşadım ki, hangi birisinden çıldırmadan iyileşeceğimi düşündüm.  anne baba kaybı.. çok derin yaraladı ama çıldırmama neden olacak acılar olmadı. sevdiğim insanları kaybettim. hem mecazen, hem gerçekten, hem de vefat nedeniyle. çıldıracaktım demedim. ama ürpertti her defasında. yaz sıcağında bile zemheriye kesildi ruhum.  ve cehennem; sadece dini bir anlatıdan ibaret ...

sorular, cevaplar, yokluğa karışmak..

sizce günü kurtarmak ve hayatı akışına bırakmak ne demek? ne anlama geliyor? aymazlık? boş vermişlik?  soruları soran kalbiniz değil de, karşınızda değer verdiğiniz birisinin tavrıysa, cevaplar bulanıktır her zaman. çünkü; kimse kimsenin gözüyle bakmaz gökyüzüne.. kimi güneşi görünce mutlu olurken, kimisi de yağmurlarla birlikte özgürlüğü hisseder. dediğim gibi, günü kurtaran insanın bir yarını var mıdır? hayatı akışına bırakınca her şey daha mı sorunsuz olur? beklenti? bekleyiş? umutsuzluk? hoyratça huzuru harcamak nedir peki? neyin nesidir ya da?  aslında her zaman inanarak söylediğim bir deyiş vardır. Nietzsche der ya; "ümit kötülüklerin en fenasıdır. çünkü işkenceyi uzatır."  bu aforizmaya katılan var mı aranızda? ben yine en önden parmağını hızla kaldıran o öğrenci olacağım. yanılıyor bile olsam, değişmeyecek fikrim. ama ama ama; işte burada koca bir ama var.  bizi ayakta tutan da o umut değil mi? her sabah rutinimizi bile buna göre ayarlarız. alarmı 5 dakika da...

Hangisi?

Hani derler ya; "söz uçar, yazı kalır"..  Aslına bakarsanız, bazen söz kalır, yazı uçar. Ve bazen hiçbirisinin hükmü olmaz.  Hükmü yitip gidenlerin ardından anlam aramak hatasına düşeriz ama. Anlamlar, bizim yüklemek istediğimiz yalanların süslü adıdır. Anlamlar, ardına bırakanların sizi bıraktığı yerin durağıdır. Ben bu aralar içimden geçen bir olayı yaşamaktayım. Aslında benden asla beklenmeyecek, asla ama asla olmayacak bir dilekti. İçten dilemişim. Gökyüzünün uçsuz bucaksız renklerini ve özgürlüğü seyrederken fazla derinden dilemişim.  Ardımda bırakamam sandıklarım vardı, acı olan, tatlı olan ne varsa, geride bırakamam sanıyordum. Kalbimde de buna inanmıyordum sanırım. Ama ummadığım anda dileklerim kalbime dalga mahiyetinde vurdu. Ve biliyorum ki; dalga boyunu aştığında, boğulmak kaçınılmaz olurmuş. Denizi uzun zamandır seyretmiyorum. Uzun zamandır, hasbihal etmiyorum. Uzun zamandır içimi dökmüyorum. İçimde dökülecek nar tanesi bolluğunda bir sorunda yok aslında. Soru...

lanet...

ben uzun zamandır yalnız bir hayat sürüyorum. öyle bir yalnızlıkta değil, dolu bir yalnızlık. eskiden ise boşluktaydım. bomboş bir hayattı benimkisi. işe gidiyordum, işten geliyordum. fazlası? fazlası nefes alıyordum işte. umudum yoktu, neşem yoktu. hatta bir vakitler, gülmekten uzak, selamsız, sabahsız, asosyal bir biçimde yaşıyordum.  en çok güvenmem gereken, beni en çok koruması gereken insan zebanimdi. bakın, bu satırları okuyacağına eminim. iyi oku. ama asla bir kelime dahi yazma.  bir insan sana emanetse ona durduk yerde ya da bir kavga esnasında bile olsa hakaret edemez, küfredemezsin. insan yerine koymayarak terbiye etmeye çalışamazsın. ki, o insan senin hayatındaki en terbiye, vefa, namus sahibi insanken bir de bunu yapıyorsanız, o insan özellikle hayatının en zor zamanlarını geçirirken bunu yapıp, sonra pişkin pişkin hayata devam ediyorsanız, kusura bakmayın. sen Akasya ve Ayşegül'e teşekkür et dedim her zaman. ve aylar sonra ilk kez ummadığım anda karşımda gördüğümd...

yazabilmek ve savaşı kaybetmek

bugün ya da yarın fark etmeksizin, bloğuma bir şeyler karalamayı düşünmüyordum. düşünmediklerimin neler olduğunu söylemeye kalksam, zaten beynimin koca bir mezarlık olduğunu anlardınız. bugün ölsem, taşınan tabutumun ağırlığı sadece bedenimin ağırlığından olmazdı. taşıdığım sırların ağırlığından da omuzlar kaldıramazdı sanırım o tabutu.  o yüzden gömmeyin, yakın beni derdim.  kaç gündür verdiğim savaşı yine kaybettim. aslında bir kayıpta değil bu. bir çabanın beyhude bir sona çıkışı. her yolumun çıkmaz sokağa çıkması dışında bir sorun yoktu. gayet sessiz konuşuyordum hayatla.. gayet sesli konuştu benimle hayat.  hayatın sizinle sesli konuştuğu zaman, gözünüzden yaşlar akıyor, ruhunuz donup kalıyor ya da ruhunuz buz misali çözünüyor.  kelimelerle aram her zaman iyi olmuştur. kimisi buna hitabet sanatı diyor, kimisi sosyallik diyor, kimisi flörtöz bir ruh diyor. halbuki; ben flörtöz birisi değilimdir. hoşlandığım insana karşı utangaç olabilirim. cilveli birisi hiç olma...

çok mu uzun bir ara oldu ki? merhaba..

aylar sonra merhaba sevgili bloğum... bütün yazılarımı taslağa çevirdiğimi hatırlıyorum. o nasıl bir ruh haliydi onu hatırlamak istemiyorum ama.. aylar olmuş, geçen akşam sevgili dostumla telefonda konuşurken fark ettik. aslında yazmak istiyordum bu aralar. epey oldu dedim. epeydir içimden geçenleri, hayatı yazamadım. kendimi yazamadım. ama yazdım o arada... başka hayatlara dokundum. başka hayatları yazdım. ama kendi hayatıma ne dokunabildim, ne de o kendi hayatıma dair yazabildim..  mesela ne kadar yorgun olduğumu dillendirmeye kalksam, kelimelerim kifayetsiz kalır. ve cidden bu yorgunluğumun asıl sebebi hepsinden evvel beden yorgunluğu. fark ettim ki, ben uzun çok uzun zamandır dinlenemiyorum. yurt dışına çıktığım zaman bile zamanla yarışıyorum. yarıştıkça zaman kazanmıyorum da, yitip giden ömrün sayfalarına bir şeyler karalıyorum, heybeme anılar dolduruyorum. ama dönüp o anıları yad bile edemiyorum. buna bir dur deme zamanımın geldiğinin farkındayım.  lakin, değer verdiğim ...